8 Mart 2010 Pazartesi

BEN SANA AŞIK OLMUŞUM BAHAR





Ben sana aşık olmuşum bahar. Yaşıyorsun kanımda, etimde, çığlıklarımda. Sen dışarıda bir yerde açmıyorsun, yeşillenmiyorsun orada. Kök salıyorsun ruhumun kıvrımlarında. Dalların uzuyor bak kalbimin köşelerinde, çiçek açıyorsun tenimde.

Ben sana aşık olmuşum bahar. Dolu dizgin geldin ve girdin koynuma, aldın beni benden savurdun hiçliğin kıyılarına. Yele verdin benliğimi bir lüle saç gibi. Ben, yani bu pejmürde fani, oturmuş bekliyordum yolun kıyısında, yolun tozuna bulanmış saçlarımla gelene geçene, özellikle geçene bakıyordum mükedder gözlerle. Sen yolun başında göründün, ayağında halhallar, gözlerinde meneviş, renklerle bezenmiş, geldin oturdun yanıma.

Ben hayatın kıyısında bir yerde kendi ellerimle yapacağım kulübeyi hayal ediyordum. O kulübede bir başıma yitik ve dingin yıldızlı gecelerin seyrini düşlüyordum. Oysa sen geldin ve oturdun yanıma. Kokunu kokuma kattın, gözlerimin ta içine baktın, ellerini geçirdin yüreğimin halkasına, ayağının dibine azadsız köle yaptın.

Ben sana aşık olmuşum bahar. Oysa ben anlamazdım böyle hallerden, sen beni nice hallere giriftar ettin. Ottan yastığına başını yaslayıp, kendi içinin tenhalarında gezinen, şehirden, makine homurtularından, kadınların o manalı bakışlarından, banknotun ve onursuz sirenlerin dünyasından kaçıp, inzivanın gölgesinde dinlenen adamların kalın kitaplarını okuyan bir şair yürektim ben. Geldin ve kanıma girdin bahar. Bana sonsuzluğu vaat ettin. Yüzümü tekrar varlığa çevirdin, gönlümü erguvanlarına, eflatunlarına meftun ettin.

Evden süpürülüp atılan tozdum ben sabahları, atılan ve tekrar dönen çaresiz bir toz. Sen bana bir kainat olduğumu söyledin. Kulağıma eğildin ve İsa'dan ödünç aldığını nefesinle tüm hücrelerime işleyen fısıltılar mırıldandın. Göz yaşlarının sıcaklığından başka sıcaklık bilmeyen, mezarından başka yurdu olmayan, ölümden başka bir yari olmayan, elifbasını bir tek horozlu şekere satmış bir çocuktum ben. Sen geldin ve tenime dokundun, büyük tutkular sundun bana.

Fakat neden, söyle neden, geldiğin anda gidiyorsun, açtığın anda soluyorsun, gülümserken hıçkırıklara boğuluyorsun, neden? Bunca işgal etmişken ülkemi, dirilişe durdurmuşken ruhumun sefil bedenini, gidiyorsun. Acelen ne, nereye gidiyorsun? Benden özge aşık mı var sana, benden sadık köle mi bulacaksın gittiğin yerde?

Senin için yazdan, güzden, kıştan geçmişim. Kıymışım akışıma, kıyılarıma, köpüklü sularıma. Şimdi, senin sabahlarının birinde, yolun kenarındaki betonların arasında açan bir çiçeğin yanağındaki şebnem olmaya razıyım. Senin güneşinde bir parlayıp bir kaybolan kirli deredeki kabarcık olmaya razıyım. Senin çimenlerinin kenarına ilişip uyuyan bir kedinin mırmırları olmaya razıyım. Yazın yalazlarında kavrulmaya razıyım, kışın üryan olup dağa taşa vurmaya razıyım, güzde dökülüp toprağa karışan bir umarsız yaprak olmaya razıyım. Olmamaya razıyım.

Ben sana aşık olmuşum bahar. Sen beni benden ötelere taşırdın, bana sonsuzluğu hatırlattın, göğün üstündeki bahçelerden haber ilettin, bana yaşamın ötesinde yaşamayı, hayatın özüne yürümeyi öğrettin. Ne çare ki geldiğin anda gitmeye başlıyorsun, geride dizleri kan içinde, gözleri uzak diyarlar kadar ıssız bu aşığını bırakıp gidiyorsun. Onu yazın kavurucu ateşlerine atıp gidiyorsun ama kuzgun ateşlerin tam ortasında gülümseyen İbrahim'i bilmiyor musun? Ağzındaki suyla yardıma giden karıncanın meselini bilmiyor musun?

Ben sana aşık olmuşum bahar, aşkımı bir metropol kelebeğinin kanatlarına yazmışım bahar.



Yusuf Özkan Özburun

sen gidince

5 Mart 2010 Cuma

Ne Nurdan Ne Çamurdan...

Kendi ifadesiyle 'materyalist' bir şair olan Nazım Hikmet'in tasavvufla ilişkisi ilk bakışta gereksiz, anlamsız ve tutarsız bir sorun, bir başlık olarak görülebilir ve görüldüğü kadar da anlamsızdır. Lakin özellikle rubaileriyle Nazım Hikmet'in irfani gelenekle bir biçimde ilişkili olduğu da bir o kadar gerçektir.
Sözü dolaştırmaksızın, rubailerinden biriyle soruna bir kapı aralamak yerinde olacak :
'Lahana, otomobil, veba mikrobu ve yıldız
hep hısım akrabayız
ve ey güneş gözlü sevgilim, 'cogito ergo sum' değil
bu haşmetli ailede varız da düşünebilmekteyiz...'
Nazım'ın Heidegger okuyup okumadığını bilmiyorum.
Ama 'düşünüyorum, o halde varım'ı, varlık algısına uygun olarak tersine çevirip, 'varım ki düşünüyorum'a dönüştürdüğü bilinir.
Sevgili'nin gözünün 'güneş'e teşbihine de dikkat etmek lazımdır. Güneş (şems) dişil bir kelimedir ve ilahi hakikat'i, Yaratıcı'yı temsil eder. 'Güneş gözlü sevgili'den kasıt bir kadın değilse, onu aşan bir şeyse ve benzetme sıradan bir söyleyiş olmaktan öte ise, burada fizikötesi bir ima veya inisiyatik bir doğrultu düşünülebilir.
Varlık 'aile'sinin 'haşmet'li olarak nitelenmesi de dikkat çekicidir. Varolana duyulan hayranlık ve onun olağanüstü niteliğine ilişkin bir yaklaşım söz konusudur burada.
Bir başka rubaisinde (başlığa konu ettiğim), insanın beden ve ruhunun kökenine atıfta bulunur
'Ne nurdan
Ne çamurdan
Sevgilim, kedisi ve kedinin boynundaki boncuk
Yuğrumlarındaki farkla hepsi aynı hamurdan...'
Nur, insanın ruhunun kökenini, çamur ise maddi doğasının aslını ima etmektedir.
İrfan ehli yaratılışı şöyle hikaye eder : Başlangıçta Allah vardı ve O'nunla birlikte bir şey yoktu. Önce Kendi nurundan Nur-ı Muhammedi'yi yarattı. Bütün evren O nurdan yaratıldı. Adem'in ruhu da, O nurdan var edilmiştir. İnsanın macerası, bir muhabbet, aşk ve şevk hikayesidir. Kainatın mayası aşktır. 'Muhabbetten hasıl oldu Muhammed', bu sırrı söyler. Aziz Mahmud Hüdayi hazretleri, Adem'in Zuhuru'nu anlatırken şöyle der : 'Allah, Adem'i, yeryüzünden devşirdiği bir avuç topraktan yarattı. (Adamah, Sanskritçede 'kırmızı toprak' manasına gelir) Toprağın yapısına göre, insanoğullarından kimisi kırmızı, kimisi siyah ve beyaz veya bunların arasındaki ırklarda meydana geldi. Bazısı sert bazısı yumuşak huylu veya ikisinin ortası bir yapıda oldu. Adem'in karıldığı toprağı, Hz. Azrail, yeryüzünün bütün bölgelerinden tatlı, tuzlu, acı, güzel, pis mahiyetli olarak kırk zira miktarınca topladı. O toprağın her bir zerresi, insan bedeninin esasıdır. İnsan ölünce, toprağı nereden alınmışsa oraya gömülürmüş. Azrail, Allah'ın emriyle aldığı toprak parçasını, Taif'le Mekke arasına bıraktı. Cenab-ı Hak, O'na, 'insanların toprağını aldığın gibi, ruhlarını da alacaksın' buyurdu. Sonra Allah, o toprağın üzerine, Kerem bulutundan Rahmet yağmurunun damlalarını indirdi. Muhabbet suyu ile kardı ve çamur haline getirdi. Bir kutsi haberde şöyle buyrulur : 'Adem'in çamurunu, kudret elimle kırk gün yoğurdum' O'nun katında bir gün dünya zamanıyla bin yıldır. Sonra Allah, Adem'in kalıbını kırk gün bir yana bıraktı.Kalıp kurudu, 'pişmiş çamura benzeyen bir balçık haline geldi.' Sonra ondan ses geldi. İbn Abbas'in bir rivayetinde şöyle denir : 'Adem, kırk yıl, Cuma gününe değin çamurdan bir kalıp olarak kaldı.

Allah, Adem'e biçim verip ruh üfledi, onu inci ve yakuttan tahtına oturttu, keramet elbisesini giydirdi, başına vakar tacını koydu. Bu tacın dört direği vardı, her bir direkte, güneşten daha parlak, aydan daha ışıltılı büyük bir inci bulunuyordu, arşa uzayan bir sütun halinde parıldıyordu.. Melekler hayrete düştü ve şöyle dediler : 'Ey Allahımız! Sen, bundan daha üstün bir kişi yarattın mı?' Allah şöyle buyurdu : 'Kudret elimle yarattığım şey, aynen şunun gibidir ki, ona 'kün/ol' derim ve olur.' Ve meleklere, Adem'e secde etmelerini emretti. Secdeye ilk koşanlar, sırasıyla, Cebrail, Mikail, İsrafil ve Azrail'di. Bir rivayette, meleklerin beşyüz yıl secdede kaldıkları bildirilir. Bu, kulluk değil, selam secdesidir...
Rivayetlerin özeti budur.
Şair, bu rubaisinde, insanın ruh ve bedeninin aslına ilişkin yaygın inanca itiraz ederek her şeyin, 'aynı hamur'dan geldiğini söyler.
'Hamur'un içeriğine ilişkin açık bir işaret yoktur.
Bu müphem ifadenin çağrışımlarından yola çıkarak ve baştaki itirazı esas alarak bakılacak olursa, şairin belirgin olmayan bir kaynağı, belki -zorlama olmasından korkarım- varoluşun kaynağı olarak gördüğü 'maddenin ezeliyeti'ni ima etmektedir.
Bunu destekleyen başka bir rubaisi şöyledir :
'Bir gerçek alemdi gördüğün ey Celaleddin heyula filan değil
Uçsuz bucaksız ve yaratılmadı, ressamı illet-i ula filan değil
Ve senin kızgın etinden kalan rubailerin en muhteşemi :
'suret hemi zıllest...' filan diye başlayan değil...'
İlk dikkati çeken, 'yaratılmadı' sözcüğü...Yaratılışı ve Yaratıcı'yı inkar...Buna bağlı olarak, irfan ehlinin, varolanı 'hayal' olarak nitelemesine yapılan itiraz. Heyula bir kavram olarak, Hz. Mevlana'dan ve irfani gelenekten alınmıştır. Bir göndermedir aynı zamanda.
Heyula, maddi varoluşun kökeni olan 'töz'dür. 'Kün' emrine ilk muhatap olma halidir, olandır. Şair, Hz. Mevlana'ya (O'nun kişiliğinde irfani geleneğe) seslenirken, 'gerçek-gerçek olmayan alem'den söz ediyor. 'Görünen alem gerçektir, bir şey görünmüyorsa gerçekdışıdır.' Önermenin naifliği bir yana, bu tipik pozitivist iddianın Hz. Mevlana'ya 'üstten' bir bakışla yöneltilmesi de ilgi çekici. Alem'in ikinci özelliği, sonsuz olmayışı ve bir 'ilk ressam'dan da (Yaratıcı) yoksun bulunuşu. Arapçada yaşadığımız alem için, 'ed-dünya', yüce dünyalar için ise, 'el-alem' kelimesi kullanılır. Dünya, deni kökünden gelir, ve 'aşağıların en aşağısı' olarak nitelenmiştir. Aklın göze inmesi halinde, beş duyu ile kavranılamayan şey yok sayılır. Duyularla sınırlı alem ise gerçektir.
Belli ki şair, Hz. Mevlana'nın, 'görünenler gölgedir'diye başlayan rubaisine itiraz içeren bir karşı dörtlük yazmış ve bunu yaparken de Divan şiir geleneğine uymuştur.
Nazım Hikmet'in rubaileri arasında en ilginç olanı, kanımca şudur :
'Ruhum ne ondan önce vardı, ne ondan ayrı bir sırrın kemalidir
Ruhum onun, o dışımdaki alemin bende akseden hayalidir
Ve aslından en uzak ve aslına en yakın hayal
Bana ışığı vuran yarimin cemalidir'
Bilgeler, her aşkın O'ndan geldiğini ama İlahi olmadığını söyler.
Bu dizelerin çağrışımlarında, muhabbetin sırrının 'cemal' ve 'kemal'de olduğuna ilişkin güçlü bir işaret saklıdır.
Ruhun, sevgiliyle birlikte varolması, 'gizli bir hazine idim...' rivayetindeki sırra bakar.
Varlığı Kayyum adı tutmaktadır.
Sevgili olmaksızın alem olmaz. Ruh, Sevgili'den sonradır ve sırrı da O'nun kemalindedir.
Şairin 'sevgili'den kastının O olmadığı açıktır ama tevhit de, 'sonradan olanın öncesiz olana bitiş(tiril)mesidir.
Her şey O değildir fakat O'ndandır, O'nadır ve O'nunladır.
Rubaide, ruh, kemal, cemal, alem, hayal ve sır kelimelerinin kullanımı dikkat çekicidir.
Cemal ve kemal ruha yönelik sıfatlardır. Alem ise hayaldir, gölgedir.
Sır, cemal ve kemal'in tecellisiyle birlikte alemin hayal niteliğinin ortadan kalkmasıdır.
Rubainin dibindeki duyarlık birlik ilkesinden neşet etmektedir.
"Sevgilimin hayali dile geldi aynanın üzerinde
'O yok, ben varım' dedi bana günün birinde
Vurdum, düştü parçalandı ayna, kayboldu hayal
Ve lakin çok şükür sevgilim duruyor yerli yerinde"
Ayna inisiyatik bir imgedir. Bir bakıma varoluş aynanın sırrındadır.
Sırrı dökülen ayna, ayna olmaktan çıkar.
Cam, sırrı olmayınca ayna olmaz.
Ayna mücella değilse gerçeği yansıtmaz.
Bu yüzden bilgelerin üç temel niteliğinden biri, 'safiiyyun' olmalarıdır.
Sevgili ile hayalinin farklı algılanışı, bana 'itikad'ın tüm yalınlığı içinde bile bir tür sınırlama oluşunu çağrıştırıyor. Akd, yani düğüm, ukde, düğümlemek, bağlamak, bir kayda bağlamak, tarif etmek, nitelemek...Algıladığımız 'şey' ne olursa olsun, 'itikad'ımızla, sınırlarımızla kayıtlıdır. Şeyler itikadımıza sığar ve oradaki görünümleri kadardırlar. Oysa sevgili gerçek nitelikleriyle hangi itikada, hangi sınırlara sığabilir ki!
Şair, 'hayal'i olumsuzlayıp sevgilinin somut varlığını, gerçekliğini yüceltmiş olsa da bu gerçeğin sınırları içindedir.
Tam da burada şu rubaiyi okuyabiliriz :
'Muşambanın üstüne resmini bir kerecik çizdim ama
Günde bin kere resmin çıktı bende tepemden tırnağıma
Fakat ne tuhaf şey hayalin ondan daha çok kalacak
Benden uzun ömürlüdür muşamba...'
Bu kez hayalin gerçekten daha 'uzun ömürlü', daha gerçek olduğu yönünde bir düşünceyle karşılaşıyoruz. Gündelik yaşamın içinden bir nesnenin, muşambanın üzerine çizilen bir resim (tersim, kader tersimi, ilk soyutlama adımı) birden binlerce çoğalarak, tepeden tırnağa kadar yayılıyor ve sirayet ediyor. Sevgilinin hululü. Şair, aşkın olana doğru yürümeyi hemen terk ederek muşambaya dönüyor, orada hayalin daha sürekli olacağını belirterek ömrünün kısalığına bir hüzün notu düşüyor. Öyle ya sevgi ölüm gibi güçlüdür.
Ölüm deyince, rubailerden şu düşüyor dile :
'Ayrılık yaklaşıyor her gün biraz daha
Güzelim dünya elveda,
Ve merhaba
kainat...'
Eğer şairin 'kainat'ı, el-alem değilse, bu sıradan bir kelime tercihi ise veya yine müphem, belirsiz bir uzama gönderme yapıyorsa, denilebilir ki Nazım Hikmet, 'inançsızlığın inancı'nda türünden genelgeçer bir nitelemeyi hak ediyor. Ama bendeniz bu düşünceyi sevimli bulmuyorum. İbn Arabi'yi hatırlıyorum, 'put'un da bir ikon olduğunu, köktenci bir iman sapması olarak aslında özünde iman'ı sakladığını belirtiyordu.
Allah'ı inkar etmek, kendini inkar etmekten güçtür. Bunda ısrar eden ve yüksek sesle telaffuz edip duran biri, hele bir şairse yokluğundan ziyade varlığına ilişkin bir kaygı veya korkuyu yedeğinde taşıyor demektir.
Evet, dünya geçicidir, Pir Sultan'ın nefesiyle, 'dünya durulmaz'...Hem bir köprüdür, oraya yerleşil(e)mez, hem de kaotiktir, iyilikle kötülük karışıktır ve asla durulmaz...Durulma ancak dünyanın da bağlı olduğu kayıtların tümüyle yok oluşundan sonra mümkündür.
Dünyaya elveda demek kainata merhaba demektir, doğru, ama o 'kainat' nasıl bir mekanettir? Bunu rubaide müphem bırakan şairin kevn'e sızması gerekirdi.
Bilinmez kim hangi kapıdan girmiş, hangi yere yolu uğramış, nerelere ulaşmış/savrulmuş, her şeyin aslını ve doğrusunu sadece Allah bilir.
Rubailer arasında en lirik ve romantik olanına geldi sıra :
'Öptü beni ve bunlar kainat gibi gerçek dudaklardır, dedi.
Bu ıtır senin icadın değil, saçlarından uçan bahardır, dedi.
İster gökyüzünde seyret ister gözlerimde
Körler onları görmese de yıldızlar vardır, dedi.'
Burası biraz daha dağ havası, bahar şenliği.
Dudakların kainat gibi gerçek olması, ıtırın bir faninin icadı olmaması ve baharın saçlardan uçacak kadar kalbimize yakın durmasının gökteki yıldızlarla bir ilgisi olmalı.
Gök(ler), aşağı alemi olan arzı çevreler ve kuşatır. Gökle çevreliyiz, der Heidegger, evet arziyiz, geçiciyiz lakin göklerle çevriliyiz.
Gözünü kapayan kendine gece yapar.
Körler onları görmese de yıldızlar vardır, bunu biliriz.
Yıldızlarda nebiler ve bilgeler oturur.
Her seyyare veya yıldız, bir kamil insanın mekanıdır.
Ve birer mazmundurlar.
Ve nihayet 'maddeci' olmayan, bir Mısri nefesini veya bir Kenan Rıfai gazelini hatırlatan bir rubai :
'Bu bahçe, bu nemli toprak, bu yasemin kokusu, bu mehtaplı gece
Parıldamakta devam edecek ben basıp gidince de
Çünkü o ben gelmeden, ben geldikten sonra da bana bağlı olmadan vardı
Ve bende bu aslın sureti çıktı sadece...'
Şairin rubailerindeki Mevlana veya Hafız etkisi en çok bu dörtlükte kendisini gösteriyor.
Evet varolanda aslın sureti çıkar.
İnsan zübde-yi alemdir, sırrın özetidir.
Allah, sırların sırrıdır, sırru'l-esrar'dır.
Mutlak bilinemez olandır, tecellisi hangi gönüle nasıl yansırsa o kadarıyla bilinir.
Bilmek eylemektir zira.
'Senin bildirdiğinden fazlasını bilemeyiz' denmiştir.
İnsan, varoluşun sırrı, kainatın meyvesidir. Meyveden kasıt da çekirdektir.
Zira onunla iş başa döner.
Erginlik anlamına gelen Arapça, 'büluğ', 'meyve vermek' manasınadır.
Büluğa ermek yani belağa fiili örneğin ağaçlar için de kullanılır.
Ağaç çiçeklenip meyveye durunca, 'ağaç erdi' derler.
Bu, onun meyvesinin yani çekirdeğinin açığa çıkmasıdır.
Bu meyanda çocuk için de babanın sırrının açılması denmiştir.
Çocuk, ebeveynin sırrıdır.
İnsan, yani kamil insan, kainatın hem özü-özeti hem mümessili hem maksadının nesnesidir.
Bilinmek istemek sırrı insanla gerçekleşir.
Ruh, Rahman'ın nefesidir, insan, Yaratıcı'nın sıfatlarıyla muttasıftır.
Varolanlar, nehrin yüzeyindeki kabarcıklar/yakamozlar gibi yanıp yanıp söner, gelir giderler lakin şairin dediği gibi sır 'parıldamaya' devam etmektedir.
Bu sır insan olmadan da vardı, yok olduktan sonra da sürecektir.
Nazım Hikmet'in özellikle rubaileri, lirik veya politik şiirlerinden hayli farklıdır.
Ondaki gizemcilik ve irfani nitelikler/çağrışımlar daha çok rubaileri söz konusu edilerek okunabilir/tartışılabilir.
Faslı uzatmaya gerek yok.
Hayyam'a gönderimde bulunan ilginç bir rubai ile bitirmek isterim :
'Şarapla doldur tasını, tasın toprakla dolmadan, dedi Hayyam
Baktı ona gül bahçesinin yanından geçen uzun burunlu, yırtık papuçlu adam
Ben bu nimetleri yıldızlarından çok olan dünyada açım, dedi.
Şaraba değil, ekmek almaya bile yetmiyor param'

Sadık Yalsızuçanlar

Kalbi Öldüren Tehlikeli Virüsler


'Gönül Allah'ın evidir, onu Allah'tan gayrı her şeyden temizle ki, Rahman gecelerde o saraya nüzûl etsin; İlâhî varidatın kalbe sağanak sağanak yağsın.' İşte kalbi öldüren virüslerdir
İnsanın iki bünyesi vardır. İlki, hepimizin bildiği, beden dediğimiz fizik bünye. Diğeri ise bu bünyenin metafizik âlemdeki dublesi. Birincisi "hücre" adı verilen yapı taşlarından teşekkül etmiştir. İkincisini oluşturan en küçük parçalara ise "lâtîfe" denir. Her iki bünyenin merkezinde de "kalb" vardır. Fizik bünyedeki kalb, bütün damarların bağlı olduğu bir santraldir. Vücuda kan pompalayan, hücreleri besleyip hayatta kalmalarına vesile olan hayatî bir organdır. Bu sebeple beden sağlığı, kalb sağlığıyla doğru orantılıdır. Ritim bozukluğu olan, damarları tıkanan, kapakçıkları düzensiz bir kalbin, bünyeyi uzun süre taşıyabilmesi mümkün değildir. Kalb durunca da hayati fonksiyonlar biter.
Manevî bünyemizin merkezinde de kalb vardır. Sûfîler bu kalbi "insanın asıl hakikati" olarak isimlendirirler. Allah'a muhatap olup sorumluluklar yüklenen bu kalbdir. Bu kalb, hidayetle de kanatlanabilir, dalâlete de yuvarlanabilir. Bu kalb, İlâhî ma'rifetin merkezidir. Allah bu kalbde bilinir. Namazdan lezzet alan, secdeyi ayrı bir tatla duyan, kulluğun heyecanını derinden hisseden bu kalbdir. Bu kalb, Cenab-ı Hakk'ın esmâ ve sıfatlarının tecelli ettiği odak noktadır. Kur'an'da, dinî ilimlerde, tasavvufta ve edebiyatta "kalb" dendiği zaman bu kalb kastedilir. Bu kalb, Zât-ı Vâcibü'l-Vücûd'u bütün fiilleri, isimleri, sıfatları ve şuunâtıyla tanıyıp sevebilecek bir kapasiteye sahiptir. Bilinip tanınmayı ve kendisine ibadet edilmesini murad buyuran Kudreti Sonsuz, bunun için insanı ve onun kalbini yaratmıştır.
Kalb, imanın, niyetin, ma'rifetin, ilmin, hikmetin ve Allah'a yakın olmanın kalesidir. Orası iman, ibadet ve ihsan duygularının ana vatanıdır. Kalb, Cenab-ı Hakk'ın nüzûlüne âmâde bir saraydır. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri ne güzel söyler:
"Dil beyt-i Hüdâdır, ânı pâk eyle sivâdan;
Kasrına nüzûl eyleye Rahman, gecelerde"
"Gönül Allah'ın evidir, onu Allah'tan gayrı her şeyden temizle ki, Rahman gecelerde o saraya nüzûl etsin; İlâhî varidatın kalbe sağanak sağanak yağsın."
Öyleyse, oraya Hakk'ın hoşnut olmadığı hiçbir şey yerleşmemelidir. Nefsânî, dünyevî ve şeytanî duygular Hüdâ'nın evinin bahçesine gecekondu yapmamalıdır. İşleri yağma olan kırk haramiler, o hazineye musallat olmamalı, birikmiş güzellikleri yok etmemelidir. Başta küfür olmak üzere, nankörlük, riyâ, süm'a, ucub, kibir, tûl-i emel, hırs, şehvet, gaflet, nefret, kin, hased, menfaatperestlik, makam sevgisi, şöhret tutkusu gibi amansız düşmanlara karşı kalb, karantinaya alınmalıdır.
Bunlar, kalbi öldüren tehlikeli virüslerdir. Kalb, İlâhî isim ve sıfatların aynası ise bu hastalıklar o aynanın yansıtma özelliğini kaybettiren, paslandıran, kirleten unsurlardır. Bunlardan kurtulamayan bir kalb, ayna olma görevini yerine getiremez. Ayna kirli ve paslı olunca ahlâka, ibadetlere ve davranışlara İlâhî nurlar aksetmez. Simalarda ilâhî nur görünmez. "Mü'min, görüldüğü zaman Allah'ı hatırlatır" beyanı da buna işaret eder. Ayna ne kadar parlak ve pürüzsüz ise davranışlar o kadar düzgün ve İlâhî ahlâka uygun olur.
Öyleyse fizik bünyedeki kalbin sağlığı için ne kadar hassasiyet gösteriyorsak, esas kalbimiz için daha fazlasını göstermeliyiz. Onu mikroplardan arındırmalı, sağlıklı çalışıp manevî bünyemizin bütün latîfelerine kan pompalamasına, can vermesine yardımcı olmalıyız. İstiğfar ile kalbi kirlerden temizlerken, dua ve ibadetlerle orayı cennet bahçesine çevirmeye çalışmalıyız.
Süleyman Sargın



11 Ocak 2009 Pazar

Taşları utandırdığın yetti; al kalbini, git cehenneme odun ol!






Taşlar sözünde durur. Nereye koyduysak, öylece kalır orada. Yerinde ağırdırlar. Hangi biçimi verdiysek, sadık kalır yonttuğumuz haline. Beklerler bıraktığımız yerde bizi. Kaypaklık etmezler. Dönmezler verdikleri sözden. Ama senin kanlı dudağından çıkınca söz , "söz" olduğuna utanıyor.
"Dönmek" bile dönüyor anlamından. "Cayma" kelimesi kendi yüzüne bakamaz hale geliyor. Senin durduğun yere ayakucuyla bile girmekten korkuyor vaadler. Fırıldakların başı dönüyor senin dönekliğine bakınca..
Güvenilir taşlara. Emniyet verirler. Yaslanırız kucaklarına. Sırtımızı dayarız hiç kuşkulanmadan. Omuz verirler umutlarımıza. Sert olmaya serttirler ama güleç yüzlerini gösterirler duvar oldukları odalara. Olduğu gibi görünür, göründüğü gibi dururlar. Ama senin yüzün duvardan da duvar... Soğuk. Isınmıyor. Sırtımızı dönmeye gelmiyor. İnsafın kelimesine bile oda olamıyor kalbinin katılığı. Aldatıyor "aldanma"yı bile. Kancık köpeklerin kuyruğuna kuyruk oluyor kanla çapaklanmış kirpiklerin.
İnsaflıdır taşlar yine de. Sular dokununca sırtına, eğilir, erir, yol olurlar. İncecik kökler değince ayak uçlarına, bölünür, dağılır, toprak olurlar. Tazecik filizler dokununca omuzlarına, dönüp bakar, yol verir, çatlayıverirler ortasından. Göz göz pınarlaşır yumuşacık dudaklara değesice. Dereler boyu yoldaşlık eder su serinliğine. Ama senin şom ağzından kin ve nefret akıyor. Senin yüzünü görünce tebessümler donuyor, umutlar kaskatı kesiliyor. Kalbin insafı un ufak ediyor, kovuyor, yok ediyor. İnsaf yüzünün uğursuz kıvrımlarında boş yere yer arıyor kendine.
Çocukla çocuk olur taşlar. Kibirlenmezler. Ele avuc a gelirler. Hoplayıp zıplarlar. Sapan taşı olup sevindirirler çocukları. Çakıl gibi ufalanıp yastık olur çocukça koşmaların kıyısında. Ama senin kalbinin olduğu yerde ufalanıyor çocukça mutluluklar. Senin kalbine değen kibir de utanıyor, kin bile kirleniyor. Kalbinden taşan ateş çocuk ellerini yakıyor, bebe yüzlerini parçalıyor. Sevinçleri doğduğuna pişman ediyor.
Gölgesi olur taşların. Serinlik sunarlar yanı başına gelenlere. Ateşi perdelerler. Yangından uzak tutar evleri, odaları. Soğurur alevleri. Ama senin kalbinin gölgesi bile yok. Gölgesinin değdiği yeri bile ateş topuna çeviriyor. Azıcık serinlik vaad edec ek olsa, gölgeleri bile kıskanıyor,kavuruyor. Gölgen bile alev alev yanıyor, yakıyor.
Yapıcıdır taşlar. Üste üste koyabiliriz onları. Yerlerini bilirler. Altta kalan üstteki kardeşinin hatırını bilir. Üstteki alttakinin üstüne en fazla kendi ağırlığını bindirir. Ama senin kalbin utanmaz, arlanmaz yıkımlar pompalıyor kuruyasıca ellerine. Altta kalmaya razı değilsin, nefret üstüne nefret yığıyorsun. Üste çıkınca hepten azıyorsun. "Ayak yolu"na bile döşenmez senin kalbin. Basmaya bile değmez üstüne. Daha ayakkabılarım değmeden kirletiyor, pislik püskürtüyor suratından.
Hatır bilir taşlar. Toprağımızı beklerler. Kabrimizin başında nöbet tutarlar. Adımızı kazısak üzerlerine, unutmaz, unutturmazlar. Yüzümüzü yontsak yüzlerine, kansız da olsa, cansız da olsa, gülümserler, bakarmış gibi yaparlar. Enselerini dönmezler yüzlerimize. Tükürmezler. Ama senin kalbin ne bebek ağlayışına kanar, ne anne çığlığına yanar. Soğuğu bile titretir senin kalbin, buzları buz kestirir. Balgam bile iğrenir taş kesilmiş kalbinin ifrazatından.
Utanır taşlar. Çeşme olup ağlarlar. Kıvrana kıvrana yola düşerler. Kaldırımlarda kimsesizlere yoldaşlık ederler. Köprü altlarında yetimlere teselli sunarlar. Çıplak ayakları yumuşacık, sıcacık okşarlar. Ama senin kalbin taşları bile utandırır. Senin kalbin taşların başını yarar, taşları korkutur. Senin kandan heykelin, senin ateşe kesilmiş etin taşların kalbini çatlatır, yuvalarından kaçırır.
Değil mi ki senin soyundan kimilerinin cürümleri, katı taşlardan daha da katı etmişti kalpleri, soyun gibi sen de taş ol! Değil mi ki, taşın Yaradan'ı, kalplerin Yaradan'ı, senin ve kimi atalarının kalplerini örnek gösterdi katılıkta taşlara, o ataların gibi sen de defol! Değil mi ki, taşlar sağırlıkta, soğuklukta, duyarsızlıkta geri kaldı soydaşın zalimlerin kalplerinin yanında, sen de yok ol!
Kalbini uzak tut taşların başından... Taş ol. Kalbini sök ve al bizimkilere benzeyen bağrından. Al , o çaresiz çocukların attığı taşlardan birini de kalbinin yerine koy. Def ol yeryüzünden, ufalanıp toz ol! Çek o utanç heykeli yüzünü aynalarımızdan. Bizimkini andıran, "insan" sanılan, kokuşmuş cesedinin içinden kaç. Yok ol!
Senin taş kalbinden merhamet umanlar taş olsun. Senin alev kesilmiş dudağının ateşkesine inananlar ateş olsun. Çekil aramızdan.. . Uzak dur göğümüzden. Al ,o tedavülden kalkmış "insan"lığını. Al, o taşları utandıran kalbini de, git, göğsündeki taşınla, soyunu da utandıran kahrolası "insan"lığınla cehenneme yakıt ol!
İçim serinliyor ilk defa cehennemin varlığından. Haykırdım kaç kere: "Seni seviyorum cehennem..." Sayende.. Sayende. Senin sayende...
SENAİ DEMİRCİ

30 Nisan 2008 Çarşamba

Doğru Yaşa Mutlu Ol


Yaşamda sevinçlerin nerede gizli olduğu belli. Önemli olan onların bilincinde olmak ve hayatımıza geçirmek...
Aklını kullan...
iyice tanımadan hiçbir insana bağlanma...
Bitmemiş ilişkilerin üzerine ilişki kurma, acı çeken sen olursun...
İyice soruşturup diğer insanların da haklı olabileceğini düşün...
Seni takmayanı sen hiç takma, konuşmayanla asla konuşma...
Güvenmediğin biriyle asla flört etme..
Yalanını yakaladığın kişinin düzelebileceğini, aldatan kişinin bir daha yapmayacağını düşünme... İnsanlara doğru değer ver hak etmeyenleri sil...
Kimseye yalvarma...
Asla dönüp de arkana bakma...
Sır tutmasını bil...
Dostlarının sevgilinden daha önemli olduğunu unutma.
Onları asla sevgilin için satma..
Hak ettiğin sevgiyi alamadığında kendini üzme, sorun sen değilsin...
Kimsenin lafıyla doldursa gelme ama aklının bir köşesinde de tut...
Kafanda bitirdikten sonra iki çift tatlı söz, iki damla gözyaşı için asla yumuşama...
Seni sevenlerle kullananları iyi ayırt et...
Seni dinleyip anlamaya niyeti olmayanlarla tartışma...
Emrivaki oluşturulan dostlukları kabul etme...
Eğer verdiğin sır o kişide kalmıyorsa ikinci bir sır şansı verme...
Dostun olacak insanları bazı kriterlere göre belirle...
Kendini öven insanlardan kaç...
Karşındakinin doğruyu söylediğini varsayma...
Kendine saygını yitirmene neden olacak hiçbir şey yapma.
Sorunun olduğunda insanlar zaman ayırıp seni dinliyorlarsa onların öğütlerini göz ardı etme... Göz göre göre su birikintilerine tas atma, mutlaka üstüne sıçrar...
Kendinin herkesten daha önemli olduğunu unutma...
Sen istemediğin sürece kimsenin seni üzemeyeceğini aklından çıkarma...
Gözyaşlarının değerini bil. Onları haketmeyenler için harcama...
Senin zekana inanan insanları hayal kırıklığına uğratma...
Kendini sev...
Alkol alınca kontrolünü yitirenlerle asla tartışma...
Dışarıdaki güneşe bakıp gülümse ve önünde koskocaman bir gelecek olduğunu unutma... Dostluğunla yetinmeyenler için hiçbir fedakarlık yapma...
İnsanları kaybediyorsun diye ağlayıp sızlama, ama kazandığın insanların değerini bil...
Aşkta bile mantığına küsme. Kalbin doğru yolu bulacak içgüdüye sahip değil...
Kimseye taşıyabileceğinden fazla değer verip bununla övünmesine fırsat verme...
Güvenmediğin kimseye aleyhine kullanılabilecek hiçbir koz verme...
istediğini almak için asla duygu sömürüsü yapma... Sana duyulan sevgiyi ve güveni istismar etme..
HER ZAMAN DOĞRU OL... MUTLU YAŞA...

1 Nisan 2008 Salı

Yeni Bir Sayfa Açarken Kur'an olsun Yüreğime Yoldaş

Ayetler Işığında hayatınıza yeni bir sayfa açmak istiyorsanız bol bol Kur'an okuyun....Benim için yeni bir dönem başladı, bildiğim kur'an-ı daha çok okumak uygulamak ve hayata geçirmekle başladım...Rabbim samimi olan tüm kullarına o güzel ayetlerini anlayacak bir yürek bahşedecektir...Yeni bir Yürek inkilabına hazır olun



“Size verilen herhangi bir şey, dünya hayatının kısa süreli bir geçimidir. Allah'ın yanında bulunanlar ise, daha hayırlı ve daha devamlıdır. Bu mükâfat iman edenler ve Rablerine tevekkül edip güvenenler içindir.” (Şûrâ: 36)
Bu mükâfatı hak edenler Allah-u Teâlâ'nın koyduğu hudutlar içinde ömürlerini sürdürürler, her vesile ile Rızâ-i ilâhî'yi ararlar. Diğer bir Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor: “De ki: Dünya geçimi azdır. Ahiret ise Allah'tan korkup kötülükten sakınanlar için daha hayırlıdır. Size kıl kadar haksızlık edilmez.” (Ayet :Nisâ: 77)
Günahlar kalp üzerine baskı yaparlar ve onu sıkıştırırlar. Zengin de olsalar, her arzularına nail de olsalar, o darlıktan o huzursuzluktan kurtulamazlar. Gönül dar olunca koca dünya insana dar gelir. Bir Âyet-i kerime'de: “Kim benim zikrimden yüz çevirirse, onun hakkı da dar bir geçimdir.” buyuruluyor. (Tâhâ: 124)
Zâhiren nimetler içinde görünse bile, dilediğini yiyip içip, dilediğini giyinip, dilediği meskenlerde yaşasa bile; ne rahatı ne huzuru olur, ne kalbinde genişlik ne de ferahlık olur. Tereddütlerden, kuruntulardan, boş hayallerden, uzun emellerden kendisini kurtaramaz. Bunun da sebebi hidayetten uzak oluşlarındandır.
Allah-u Teâlâ sadece ahirette değil, dünyada da huzurlu bir hayat bahşeder. Bu, iman edip sâlih ameller işleyenlere bir vaad-i Sübhânîdir. Mümin, insanın rızkının Allah-u Teâlâ'nın takdiri ve tedbiriyle olduğunu bildiği için, ilâhi taksime râzı olur, rızkı ne kadar az da olsa kalbi rahat eder. Kâfirin ise kanaatı olmadığından, rızkı ne kadar çok ve zengin de olsa kalp darlığından kurtulamaz. Diğer bir Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor: “İman edip amel-i sâlih işleyenlerin kötülüklerini elbette örteriz ve onlara yaptıklarının daha güzeli ile karşılık veririz.” (Ankebut: 7)